Muharrem Ayı ve Anadolu Aleviliğinde ki Yeri - I PDF Yazdır e-Posta
Hüseyin Aldoğan tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 26 Kasım 2011 12:58

Toplumsal değişimlerin olumlu ve olumsuz var oluşlarını tarihsel ve siyasal  şekillenmelerin alanları içinde değerlendirilmesi gerekir. Yazımlandırılan tarihsel değişimlerin tek taraflı bir bakış açısıyla kaleme alınması, ezen ve ezilenlerin hakları arasında ki eşitsizlik, siyasal bakış açılı  egemen resmi tarih şekillenmeleri ile tarihe mal edilmiş olur. Bu mevcudiyet, kaygıların ve geleceğin haklar kuşkusunun devam ettiği anlamını gelir.

Gününü yaşayan tarihçi, aydın ve entelektüel  bireyler, öncülük sorumluluklarına daha geniş ve farklı perspektiflerden bakmak zorundadırlar.‘’Bana dokunmayan yılan bin yaşasın ‘’ mantığıyla değil, tutarlı, bilimsel ve objektif bir bakış açısıyla tarihin akışındaki yaşanmışlıkları ortay koymalıdırlar.  Tarihsel akış içinde yaşananları veya yapılanları  o günün koşulları içinde değerlendirerek kabul etmek  bir anlamda olup bitenleri  meşrulaştırmaktır.  Bu bakış açısı ile yazmak  toplumsal bütünlüğe bir değer katmayacaktır. Eğer  tarihte yaşanmışlardan dersler çıkarılması gerekiyorsa, yazılanların doğru yazılmış olması gerekir. Aksi taktirde yazılanların taktire değer önemi de kalmayacaktır. Yazılanlar ideolojik  bakışın  kabulü olmamalıdır. Tüm tarafların haklarının bütünlüğünü ortaya koyacak bir bağımsızlıkta olmalıdır . Bu yaşanmış  hak ihlallerini günümüz coğrafyasında olağan yaşanacaklar olarak kabullenmek,  bir anlamada yaşanılacaklara da  destek olunacak anlamına gelir.

Tarihin yansımaları dan hareketle, paylaşımsız  egemenliğin siyasal bakışını oluşturan  stratejilerin  açıklanması; kitlelerin geçmişinden, gününden ve gelecek  yaşamı için   yaşanmışların bütününden dersler çıkartacak,ikinci olarak da fikirsel bütünlüğü   zorunlu kılacaktır.  Bu bakış açıları kitlelerin daha rasyonel olarak biçimlenmesine öncüllük etmiş olacaktır. En önemlisi de hak ihlallerinin yaşanmaması için çağdaş değişim ve teknolojik gelişimlerin de bu anlayışla bütünleşmesi gerektiğinin kavranmış olması gerektiği olacaktır. Haklar; rotasından sapmalar yaşatılmadan demokratik akışın içinde barışçıl  yollarla elde edilmelidir. Şiddet tarihin hiçbir evresinde hakların kazanılmışlığı için değil egemenlik için insanlığın yok edici aracı olarak kullanılmıştır. Evrensel değişimlerin getirmiş olduğu değişim baskısının stratejileri tarihsel akış içinde yenide yapılandırılmak suretiyle biçimlendirdiği realitesi güncelliğini de kaybetmiş değildir. Hak elde etme stratejileri özündeki bütünlüğü kaybetmeden yaşama geçirilmelidir.Uygulama metotları da uygulanabilir ve katılımcı bir bütünlüğü de sağlayıcı olmalıdır.  Tabiî ki bu realiteyi ortaya kayabilmek  yaşamın  bireysel akışında yeni sosyal ve ekonomik sorunları da beraberi de getirecektir.

Tarihin akışı içinde yaşananların  tümü egemenlik anlayışında kaynaklamaktadır. Bu anlayış zaman zaman tarihin yapraklarına kanlı sayfaları  mal ettiği ortada. Hak ihlallerinin evrenin farklı coğrafyaların da inanç alanında ki egemenlik anlayışıyla bütünleşerek devam etmesi, semavi dinler tarihini en kanlı yaşanmışlıkları olarak anılmaktadır. Ele almış bulunduğumuz olayda yine semavi dinlerden birisi olan İslam inanç anlayışının tarihsel sürecinde yaşanmış bir olaydır.

Tarihinin dönüm noktasını oluşturan çok az olay vardır ki varlığını asırlarca devam ettiriri ve  acılar olarak tekrar takrar anılır. Bu güne kadar önemini  ve acısını unutturmamış bu olaylardan birisi de KERBELA ile başlangıcı  oluşmuş olan MUHARREMDİR. Bu olay Kerbela Katlıyamı olarak 1331 yıldır yaşatılmaktadır. Farklı yorum ve bakış açılarıyla ifade edilmeye çalışılsa da öz itibarıyla ; Hz. Muhammendin Kızı Fatima-I  Zehra, ile Hz. Ali’nin Hasan’dan sonra ikinci oğlu olarak, 626 yılında Medine’de dünyaya gelen, Hz. Hüseyin’inin,  onurlu ve mücadeleci bir tavır sergileyip, zalimlerin zulmüne başkaldırının sembolü olarak Kerbale da şehit düşerek hakka yürümesinin birinci günü, Muharremin başlangıcı olarak kabul edilmiştir. (Hz. Hüseyin Medine de 626 doğdu, Miladi 10 Ekim 680, Hicri 61. Muharrem’in onunda  Irak’ta Kerbela da Emevi hükümdarı Yezidin ordusu tarafından katledildi. )

Geçmiş yıllarda  İslam dünyası Aliciliğinde ve Anadolu Aleviliğinde yası matem olarak  yaşatılan ve Muharremin başlangıcını oluşturan Kerbela Katliamını kaleme almıştım . Bu yılda  İslam coğrafyasında  yaşanan  bu acı olayın tarihsel sürecini ve Anadolu coğrafyasındaki Anadolu Aleviliğinin inanç tarihinde yaşatılan  MUHAREM  ayının  sosyal ve siyasal  akışıyla  kültürel  bütünlüğünü sizlerle paylaşmak çalışacağım.

Tarihin gerçekleri doğrultusunda bakıldığı zaman  İslam coğrafyasının varlığını İslam’ın kanlı yayılışıyla anmak ifadesi yanlış olmayacaktır. Bu başlangıç Arap coğrafyasında başlar. İşgali yet  anlayışı devletleşme sürecine başlayan İslam’ın ilk olarak 642 yılında  Mısırı işgal etmesi ve Arap yarım adası  topraklarında  İslami kabul eden Arapları göçlerle buraya taşıyıp Mısırı Araplaştırmak suretiyle egemenlik bayrağını dalgalandırmasıyla kendisini göstermiştir. Bu işgalci İslam devletini adi da Emevi devletiydı.

Bu başlangıcın anlamı; inanç anlayışından çıkarılıp egemenlik anlayışına dayalı  işgaliyeci siyasal iktidar  aracına dönüştürülen İslam’ın; bir adalet anlayışı değil hak ihlalleri anlamını gelen bir anlayış olduğu anlamını ifade etmektedir. Bunu tamamlayan bir diğer ana yansıma,  bu yayılımcı emeliyetin dini bir yaygınlaştırma değil, siyasal bir egemenlik anlayışını dini bir egemenlik anlayışla bütünleşmesini sağlamak, benden olmayan veya bana tabi olmayanlara yaşama hakkının tanınmaması olarak devam edeceğinin yansımasıdır. Ayrıca tek itaat ve inanç anlayışlı bir toplum bütünlüğünün oluşturulmasının ana ilke olarak benimsenmiş olmasıdır. Bu ayrımcılığın temelinde yatan ise Siyasallaşmış Şer-i anlayışlı İslam’ın kitleleri kendi sosyal ve siyasal koşulları içinde biçimlendirmek istenmesidir.Yani doğrudan tek taraflı  egemenlik anlayışıdır.

Bu ifadelerin; tarihi yaşanmışlıklardan çıkarılan sonuçların ifadeleri olarak evrensel anlamda belirtilen ifadeler olduğu gerçeğinden hareketle, şahsi görüşler  olduğu, İslami kötülemek ve ya eleştirmek anlamında değerlendirilmeler  olduğu olarak da algılanmamalıdır.

Dinler tarihinde yaşananlarla dinin kendi felsefi bütünlüklerinin zaman zaman bir birinde ayrı akışlarla devam ettiğini görmekteyiz. İslamiyet’in başlangıcından on yıl sonra devletleşme sürecinde başlangıcını oluşturan ve ilk iki yüz yılda biçimlenerek günümüze kadar devam eden şekillenmelerin birincisi, tek taraflı bir egemenlik anlayışına dayalı siyasallaşmış İslam anlayışı, ikincisi de Mistik Felsefi bakışla  biçimlenmiş  olan Hak-Muhammed-Ali yol anlayışlı insan sevgisine dayanan  biçimlenmedir.Muharrem de bu ikinci Mistik Felsefi anlayışın akışı içinde tarihe mal olmuş bir olaydır. Bu tarihsel sürecin akışını Tarihi Kerbela Katliyamı makalemde ele aldığım için tekrar tarihi sürecin detayların girmeyi doğru bulmuyorum. ww.huseyinaldogan.com sitemde makale  mevcuttur. Bu akışının tarihsel sürecini özetleyip Anadolu Aleviliğinin  Anadolu da ki yaşam sürecinin başlangıcın dan günümüz dek yaşanmışlığını ifade etmeyi daha doğru bulmaktayım.

Emevi den başlayıp, Abbasi ve oradan da Selçukluya itikal eden İslam egemenlik anlayışı, Ön Asya coğrafyasın dan üç kıtta coğrafyasına yayılarak  milyonlarla ifade edilecek insan bedeninin yok olmasıyla sonuçladığı inkar edilemez bir gerçek olarak tarihteki yerini almış bulunmaktadır. İslamiyet’le başlayan kılıcın keskinliği ve hançerin neşteri misyonerliğini dahi barışçıl bir başlangıcı değil yok etmekle devam ettirmiştir. İşgaliyeler  ve talanlar bir başka boyutuyla varlığını deva ettire gelmiştir. Her egemenlik siyasal anlayışını kaybettirmeden diğer varlığı yok ederek yeni bir devlet yaratmıştır. İşgaliyeler  yalnız talancılıklıda kalmamıştır. Medeniyetlerin varlığı ortadan kaldırılırken tarih sayfaların  almaması gereken bir yaklaşımla küçük düşürülerek yok edilmişlerdir. Bu bakış açısı bir biri ardı sıra kurulan imparatorluklarda da devam ettirilerek adeta bir geleneksel alışkanlık haline getirilmiştir. Eğer din ve Allah adına yapıla bir mücadele olarak alınmış olsaydı, suç olarak fark edilip en azında yapılanların İmparatorluklardan  İmparatorluklara devri önlenmiş olurdu. En son ispatı, Sivas , Maraş ve Çorum desek sanırım yeterlidir.

Arap yarım adasından başlangıçla  Kuzeyinden Hazar denizine, Güneyinde Mısıra, Doğusunda Hindistan batısında ta Atlas okyanusuna kadar yayılan coğrafyalarda egemenlik kuran İslam İmparatorlukları, tek kelimeyle  yok etmeye dayalı savaş politikalarıyla bu coğrafyalara sahip olmuşlardır. Mezopotamya da Arap generallerinin yaşattıkları  ile Maveraünnehir de yaptıkları farklı değildir. Anadolu da yaşananlar neyse Viyana kapılarında yaşananlarda aynıydı.

Lakin son üç kıta İmparatorluğunun kendi içselleştirme ve sonra susturması iki strateji ile gerçekleştirilmiştir; birincisi egemenliğini devam ettirmek için yok et, ikincisi benden olmayanı, coğrafyanın yaşanabilinecek alanlarında ki haklarını elinden al, kendi egemenlik anlayışı içinde biçimlendirmek için baskı ve şiddetine, inanç ve ekonomik yaşam alanlarında sürgün ve  iskanlaştırma politikalarına  devam et.   Bu da yetmiyormuş gibi birde onurunu ve insanlığını rencide edecek ‘’fermanlar ve tanımlandırmalarla’’ tarihe mal edilecek belgelendirmeleri de yaratmayı ihmal etme.

Bu tarihsel akışın devamı olan Cumhuriyetin başlangıcın dan günümüze kadar  Anadolu Aleviliğinin  yaşadıkları  diğer imparatorluklar dönemimden yaşanılanlardan  çokta farklı olduğunu söylemek tarihim realitesine uygun düşmeyecektir. Doğu ve Batı Selçukluyu, Osmanlıyı ve Cumhuriyeti kuran Mistik  Felsefi anlayışın devamı olan Anadolu Aleviliğinin kaderi hep aynı olmuştur. Yönetimlerin devlet siyasal kadrolarını ele aldıktan sonra kurucusu olan topluluğu devletin tüm birimsel bütünlüğünden uzaklaştırmak ilk başlangıç olmuş. Doğu ve Batı Selçuklu konusunda kesin ifadeler kullanılmamakla birlikte  Hünkarı Hacı Bektaşı Velin Kuruluşuna öncüllük ettiği Osmanlının, Cumhuriyetin Kurucusu Atatürk’ün  tarihsel felsefi anlayışlarının nasıl biçimlendirildikleri günümüzde tüm çıplaklığıyla ortada. Bektaşilik felsefi anlayışı ‘’ Osmanlı Bektaşi Tarikat Anlayışına’’  Mustafa Kemalin Felsefi anlayışı da nerdeyse ‘’ Milliyetçi Bir Felsefi Anlayışa’’ dönüştürtmüş durumdadır.

İslamiyet’in Asya coğrafyasının Hazar havzasındaki kabulünden sonra batıya akın eden işgali hareketlerle Anadolu’ya farklı kültürlerin mevcutlarına yenilerini katmış oldu. Bu kültürlerden önemli olanlardan biriside Hazar havzasında Ehl-i Beyt Aşkıyla yoğruluş ve onun Mistik Felsefi anlayışını yaşam biçimi olarak seçmiş, Emevinin yerine kurulmuş olan Abbasilerin zulmüne ve sürgününe uğrayan Türkmenlerdi. İslam’ın kabulü coğrafyasında her ne kadar Doğu Selçukluyu da kursalar da yönetimlerin siyasallaşmış  Şer-i İslam anlayışlı iktidarların eline geçmesinden sonra  kıyımlar ve katliamlar başlamış. Bu baskı sonucu Hazar coğrafyasının Afganistan’ın da İran’ın da Azerbaycan’ında ve Türkmenistan’ın da ve diğer Asya coğrafyasının en olumsuz koşullarında yaşamlarına devam etmek zorunda bıraktırılmışlar.

Buna rağmen bu coğrafyalarda zaman zaman etkinliklerini ortaya koyan beylikler  ve devletler olarak  da varlıklarını çeyrek,yarım  hatta bir asırdan da fazla devam ettiren idari bütünlükler de oluşturmuşlar. Bu idari oluşumlar Asya ,Afrika ve doğu Avrupa da bazı medeniyetlerin dahi oluşmasına kadar devam etmişlerdir. Bu medeniyetlerin izlerini günümüzde bu coğrafyada yaşayan  medeniyetlerin kültürel yaşamlarda dahi görebilmekteyiz.

İlerleyen tarihi süreçte bölgedeki egemenliklerini kaybetmeleri sonucu bir bölümü Batıya doğru göç etmeye mecbur edilmişler. Bu göçün ilk yerleşim yeri yine kendileri Semerkant merkezli Doğu Selçuklunun uzantısı olan Batı Selçukluydu. Bu coğrafyada yine baskı ve zulümle karşı karşıya kaldıkları halde başka gidecekleri bir yerleri olmadığı için göçer olarak iktidarın da zoruyla en sarp ve merkezi yönetimlerden uzak alanlarda yaşamlarına devam etmek zorunda kalmışlar.

Askeri işgallerle coğrafyaları feht edenler kendi kültürel yaşamlarını gelenek ve göreneklerinin büyük bir kısmını o coğrafyalara taşıyamazlar. İşgaliyelerine egemenlik anlayışları ile  devam ederler. Yakıp yıktıkları coğrafyalarda  süreç ilerledikçe bu coğrafyalarda yaşayan insanları kendi dini, siyasi ve yaşamsal kuralarına biat etmelerini zorunlu kılacak sistemler kurmaya devam ederler. Bu medeniyetlerin yerine medeniyetlerin acı zülüm ve zorbalıklarla inşa edildiği anlamına gelir. İşte işkalcı siyasallaşmış bu güçlerin bu anlayış ve emeliyetinden Anadolu’ya göç etmek zorunda bırakılan Türkmenlerde payını  aldılar. Buna rağmen göçerlik yaşamları nedeniyle kendi kültürlerini  gizlilik içinde de olsa ısız coğrafyalar da yaşatmaya devam ettiler. Buna rağmen zaman zaman bunun dahi bedelini ödemek zorunda bile kalmışlardır.

Aslında Ön Asya coğrafyasının bir parçası olan Anadolu da daha öncede  Emevî  ve Abbasî zulmünden kaçarak Arap yarım adasını terk eden ve sığınacak bir yer arayan Ehl-i Beyti  sevenleri kendileri gibi baskıya maruz kalmışlardı.  Onlarda inanç ritüellerini yaşatmak istediklerinde aynı hakarete maruz kalmışlardı. Bunlardan en önemli olanlardan birisi olan aşure gününü yas ve matem olarak yaşatırken Yezide ve tabiine lanet etmeleri ile Ehli Beyti sevip desteklemeleri  onların sorunlarla karşılaşmalarına neden olmuştu. Bu coğrafyada aşurenin ilk yasaklayıcısı ise Fatımileri tarihe gömen Şafi Komutan Sahalatdin  Eyubi dir. Bu dönemde bu yası matem bayrama çevrilir. Bugün de Yemende, Suriye de diğer Arab ülkelerinde teft, dünbelek, Kavul zurna ziller çalınarak  birer gün bayram yapılır  hatta Mısırda üç gün yapılır.

Anadolu coğrafyasında yaşattıkları bu kültü ve kültür değerleri nelerdi? Bunlar yalnızca güncel yaşamın kültür değerleri mıydı? Sosyal ve tarihsel yaşa kültürleri mıydı? En çokta yaşatmak istedikleri ve bu nedenle zaman zaman kılıçtan da geçmelerine neden olan inanç anlayışlarından kaynaklanan gelenek ve görenekleri mıydı? Bu inançsal kültür değerlerinin yaşatılmasına başlangıç teşkil eden felsefi anlayışın özünü nerden almışlardı ki  tüm baskılara rağmen yine de bu değerlerden vazgeçmiyorlardı ?

Muharremle ilgili yazılacakları bir makaleye sığdırmak mümkün değildir. Sosyolojik bir bakışla Anadolu Aleviliğinin Anadolu da ki var olma sürecinden başlayıp cevabını aradığımız bu soruların yanıtını ikinci bölümde sizlerle paylaşacağım.

Yeniden buluşmak dileğiyle saygılar

Hüseyin Aldoğan

Sinemilli Pir Ocağı / Kahramanmaraş/Pazarcık

Kaynaklar

1.Nasıl Müslüman Olduk/ Erdoğen Aydın

2.İslam Tarihi/Abdulbaki Gölpınarlı

3.Secere-i Terakime/Zuhal Kargı Ölmez.

4.İslam  Medeniyeti Tarihi /W.Barthold

5.Harzemşahlar/Prof.Dr.Aydın Taneri

Son Güncelleme: Pazar, 27 Kasım 2011 02:50